top of page
Search

Yeraltına Yolculuk

Yolculukları oldum olası sevmem. Aslında yolculuk değil de sevmediğim, hedefe varmak. Giderken düşünürüm bir yandan, belki varacağımız yerde hayatım değişecek, sürpriz bir aydınlanma ile hayatımın amacını bulacağım. Ya da rotamız bir solucan deliğine sapacak ve dünya üzerinde değil de boşlukta bir yere varacağız… Ama sonra yol biter ve tadı olmayan sudan içmeye, kuru betonları, konuşamayan hayvanları izlemeye devam ederiz. Oysa bu kez çok inanmıştım ultraviyole ışınlarını da görebileceğime. Bugünse layık olduğum yere gidiyorum. Hiçbir yere ait olamayanların ait olduğu tek yere.

Sonunda geldim... Eşikten adımımı atıyorum ki vücudumu bir ürperti sarıyor, lanet yer çok soğuk. Kalorifer bozulmamış, pencereler de kapalı. Biraz etrafı eşeliyorum, nedir bu pis soğuğun müsebbibi... İçeride kimse yok, zaten kim bu pis deliğe neden gelmek istesin? O halde yanlızlık, etrafına ısı yayacak vücutların yokluğu olabilir mi sebep? Ama yanlızlık olsaydı sahiden, benim ziyaretimin bir fark yaratması beklenirdi. Nitekim daha önce biri buraya geldi, ben ikinciyim. Biraz daha dolanıyorum, duvarlarda boşvermişliğin çatlakları, eşikler ucuz kolonya kokulu bezlerle tıkalı. Her yerden delilik sızıyor. Sık görülmeye başlandı bu.. eskisi gibi değil artık, son zamanlarda çok şey değişti. Yabancıydık, şimdi daha da yabancıyız. Sayıca arttık ama giderek azaldık, Bilgisizdik şimdi düpedüz cahiliz. İyi şeyler de olmuştur elbet. Hatta belki pek çoktur, zaman makinası icat olsa da geriye gidebilsen buranın konforunu ararsın muhakkak. Kiminle konuşuyorum onu da anlamadım, dedim ya bir delilik sızıyor. Kendinle koyu bir sohbete girişmek de sürece dahil.

Bir kaç çekmece karıştırıyorum. Okumaya değecek bir eseri karıştırırken, her bir cümlenin muazzamlığı o cümleyi ondan önce benim kurmamış olmamın pişmanlığıyla nasıl yakalarsa bu çekmeceler de o pişmanlığın tozlarıyla dolu. Yo hayır, buldum. Bugüne kadar binlerce kez tekrar keşfedilmiş bu düşünceyi bir kez de kendim icat etmenin coşkusuyla çevrelendim bir anda. İnsanın kemiklerini birbirine çarptıran, ruh üşüten şu soğuğu diyorum… Var olmanın dayanılmaz ağırlığı bu, tıpkı etkisini devamlı hissettiğin ama zamanla alışmaya mecbur olduğun gibi. Gereksiz bir farkındalık, bilinçlilik hali. Onsuz da pekala besin zincirinin en üst basamağındaki yerinden taviz vermen gerekmez, hatta belki diğerlerinden daha bile iyi koruyabilirsin. İşte bu gereksiz bilinç artığı, bir lütuftan ziyade öyle bir lanet ki, tüm değerlerin, hedeflerin, hayatların amacını kaybettiği, varabileceğin en son noktaya seni götürmeye çalışırken aslında bir tuzağa çekildiğini anlamadığın bir delik. Solucan deliğinden geçerek değil yürüyüp geldiğim ama uzayda olması muhtemel hiçbir yere bağlı olmayan bu yer de, o lanetin simgesi gibi tuğlaları havada, sallanıyor. Eğer kafa koparan acımasız cadıların, katil hayaletlerin kol gezdiği lanetli bir ev varsa buradan başkası olamaz. Şarkıda da dediği gibi, ne kadar zaman geçirirsen içinde, o kadar çok kurtçuk yiyor beynini.

Bu kadar yeter, çıkıp kendimi bir kafeye atıyorum. En şatafatlı görünen tatlıdan bir porsiyon söylüyorum... Derken önümde, tüm güzelliğiyle ve mis gibi kokusuyla, bir çatal alıp ağzıma götürüyorum. Ama bu tatlıyı yemeyi öyle çok istemiştim ki, yerken tadını alamıyorum. Yeterince hakkını veremediğimi düşünerek bir çatal darbesi daha vuruyorum lakin sonuç aynı. Demek ki ben bu tatlıyı yemeyi bilmiyorum. Sorun değil, bilmemek değil öğrenmemektir ayıp. Aynı tatlıdan sipariş eden diğer masaları göz ucuyla süzüyorum, ağızlarının içinde tadını benden daha iyi aldıkları bariz bir şekilde lokmalarını döndürüyorlar. Yeter artık, bu bardağı taşıran son damla, muhakkak şef benim tatlımı hazırlarken eksik malzeme kullanmış, bu tatlı besbelli standart lezzetinde değil. Yahu benim de ağzım dilim yerinde, ben de pekala bu tatlının tadını alabilecek donanımlara sahibim. Sinirden kan beynime sıçrıyor, olmaz böyle bir şey!..

Sonra ne mi yaptım? Bir hışım mutfağa gidip bu rezaletin hesabını şeften sordum. Haha, tabii ki hayır, geri döndüm ve bir daha hiçbir şeyi beceremeyecek olmanın korkusuyla kanepeye çöküp kaldım.

Bu benim yaptığım düpedüz erdemsizlik. Bilinen bir hikayeyi kullanarak kendi dertlerimi anlatıyorum. Sahtekarım ve de güvenilmezim, çünkü erdeme inanmıyorum. 2400 yıl önce fasulyeden demokrasi kurmayı becermiş hepi topu 50 tane adamın arasında, Ege denizinin kıyısında ayakları uzatmış yatarken devasa bir evrenin ücra bir köşesinde büyük ve sıcak bir topun insafına sığınmış zerre umurumda olmayan bir avuç yaratık benden sonra başkalarına iyi davransınlar diye baldıran zehri içecek kadar da çılgın değilim. Çılgın diyorum.

Hadi canım, bu saçmalıklara daha kendini ikna edemezken bir başkasını nasıl edebilirsin? Sözlerimi bir lokma tatlıymış gibi akıllarında evirip çevirip her şeyi berbat edecekler. Oysa ben, tam olarak benim söylediğim şekilde duyulmasını, benim gösterdiğim şekilde görülmesini istiyorum. Kafamdan beynimi çıkarıp düşünce tanelerinin silahtan patlayan mermiler gibi beyinlere saplanmasını istiyorum ki ben de söyleyeceklerimi rahatça söyleyebileyim. Aksi halde susacağım. Kimse çıkıp beni kötü bir şey yaptığıma ikna etmeden evvel, bu koltuktaki yaylar çürüyüp de ben içine gömülünceye kadar bekleyip, sonra da kaybolmak için.

Gizem Erdoğan

33 views0 comments

Comments


bottom of page